X

İstiklal Mücadelesinde Bir Doktor’un Hikayesi

 

 Rahmetli Neşet Ertaş konserde “Hey 15’li 15’li” türküsünü söylemeye başlayınca seyirciler coşuyor ve el çırpmaya başlıyor.

“Durun” diyor Neşet Ertaş, “n’apıyorsunuz”?

Bütün salonu bir sessizlik kaplıyor, herkes şaşkın.

Ayağa kalkıyor Neşet Ertaş, titreyen sesiyle kalabalığa sesleniyor. “Bu bir oyun havası değil, ağıttır, ağıt”!

 

15’li eski takvimde 1815 senensi itibariyla 18 yaşına gelen gençlerin askere gitmesiyle ilgili ancak ülke o kadar zor durumda ki, 1815 senesinden sonra doğanlar için de bir kanun çıkıyor. Gücü kuvveti yerinde olan ve gönüllü olan çocuk yaşta gençler de vatan savunması için askere gidebiliyor.

 

Tokat’lı Halil de bu gençlerden biri. Yanında 14, 15 yaşındaki çocukları da ona emanet edip, kına yakıp gönderiyor anaları. Bir daha kolay kolay kavuşamayacaklarını bildikleri halde.

 

Ailenin en küçüğü Halil Çanakkale’de çarpışırken anası Rum çeteciler tarafından öldürülür, sözlüsü ise kaçırılır. Türkünün hikayesi budur aslında.

 

Hikaye değil de acı gerçekler diyelim. Aynı dönem içinde Çanakkale ve İstiklal Savaşı’na katılan çok sayıda çocuk, vatanlarını savunmak için öleme koştular. Öyle ki bütün öğrencileri şehit düşen Galatasaray, Konya ve İzmir liseleri 1915’te tek bir mezun veremedi.

 

Bazı akıl yoksunlarının Çanakkale’de galibiyetin gökyüzünden inen evliyalar ile kazanıldığını söylemelerini bir tarafa bırakarak, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile, genci yaşlısı, kadını erkeği, tüm şehit ve gazileri şükranla anarak hikayemize devam edelim.

 

Çanakkale destanında bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski adıyla Darul Fünun öğrencilerinin ise ayrı bir yeri var. 1915’te Darül Fünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkele’ye koştu. İki tümen hâlinde Gelibolu’ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. Bu nedenle sonraki yıl açılışta siyaha boyanan Darul Fünun, 1921 yılında hiç mezun veremedi.

Screen Shot 2020-04-05 at 2.34.22 PM

Yoğun top ateşi saldırılarına rağmen bir kara harekatı olmadan Çanakkale’yi geçemeyeceklerini anlayan düşman donanması bu kararı 14 Mart’da vermişti.

 

Çanakkale’de onbinlerce can verip düşmanın geçmesine engel olan Türkler, vatanı satan kendi rahatı ve sarayından başka bir düşüncesi olmayan hain Vahdettin ve satılmış bir İngiliz kuklası olan Sadrazam Damat Ferit’in sayesinde ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a gelip

yerleşen düşman güçlerini gördüklerinde kendilerine sordukları soru şöyleydi. “Biz boşuna mı bu kadar çarpıştık, boşuna mı gazi olduk, boşuna mı bu kadar şehit verdik!

 

İşte bu soruyu soran elebaşlardan biri de Tıbbiyeli Hikmet isimli bir öğrenci ve arkadaşlarıydı çünkü yine bir 14 Mart tarihinde İstanbul esir düşmüştü. Yıl 1919.

 

Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşları yanıp tutuşuyorlardı. Bir şeyler yapmak lazımdı. Beyoğlu’ndan Galata’ya kadar yürüdüklerinde gördükleriyle içleri acıyordu. Türk Bayrakları indirilmiş, karakollara bölgelere göre İngiliz, Fransız ve İtalyan Bayrakları asılmış, sokaklarda, caddelerde evlerin camlarını ise Yunan Bayrakları süslemekteydi.

Screen Shot 2020-04-05 at 2.34.44 PM

Karar verdiler.

 

Esaret altındaki şehirleri ve bir esir gibi tek sıra halinde İngiliz Bayraklarının altından geçerek girdikleri okulda bir eylem yaparak seslerini duyurmak, kendileri gibi düşünenleri bir araya getirmeye karar verdiler.

 

Bunun için büyük bir bayrak gerekiyordu. Bir kaç bayrak buldular ancak Hikmet ve arkadaşları daha farklı düşünüyorlardı. Büyük top Kırmızı ve Beyaz kumaşlarla devasa bir Türk Bayrağı yaptılar.

 

14 Mart 1919 sabahı uyanan İngiliz askerlerini bir sürpriz bekliyordu. Okulun iki kulesi arasına asılmış devasa bir Türk Bayrağı.

İngiliz kumandan emir verdi bayrak derhal indirilecek.

Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşları her şeyi göze almış bayrağın gölgesinden ayrılmıyorlardı.

 

“14 Mart mektebimizin kuruluş yıldönümüdür, bayrak bu yüzden asılmıştır, indiremezsiniz”!

 

İste size sadece Türkiye’de kutlanan 14 Mart Tıp Bayramının hikayesi!

 

Ancak elbette bu idealist gençlerin hikayesi burada bitmiyor.

Üzüntü ve sıkıntı içinde olan gençleri daha da üzen bir haber gelmiştir.

 

Yunan İzmir’i işgal etti!

 

Her kara günün bir sabahı vardır. İste o kara günlerin üzerine güneş gibi açan bir haberle genç bir Tıp öğrencisi koşarak arkadaşlarının yanına gelir. Elindeki kağıtları arkadaşlarına gösterir.

Heyecandan zor konuşmaktadır. Ağzından ancak “Mustafa Kemal Paşa” diye haykırır.

 

Elinde tuttuğu Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’da yayınladığı genelgedir.

 

Bu genelge iç ve dış düşmanlara karşı bir isyan, bir ihtilal parolasıdır. İlk defa içinde “Milli irade ve egemenlik” sözcükleri geçen bu genelgeyi herkes heyecan ve gözyaşlarıyla okur. Bu yayınlanan genelge, Türk Kurtuluş savaşının gerekçesini, planlarını, Türk milletinin kendi çizmesi gereken kaderini açiklamaktadır.

 

Bu genelde, kendisinden başka bir şey düşünmeyen İstanbul hükümeti ile düşman güçlerine karşı bir ayaklanma çağrısıdır.

 

Çağrıyı yapan Çanakkale’de efsane olmuş, düşmana geçit vermemiş Sarı Paşa’dır, Mustafa Kemal’dir!

 

Uzun zamandan beri ilk defa yüzler gülmüş, üzüntü gözyaşlarının yerini umutla parlayan gözler ve sevinç gözyaşları almıştır.

Screen Shot 2020-04-05 at 2.34.50 PM

Eylül ayında Sivas’da yapılacak kongreye İstanbul’dan Tıbbiyeli Hikmet de katılacaktır. Henüz bıyıkları terlememiş delikanlı için arkadaşlar arasında yolluk için para toplanır. O dönemde İstanbul’dan Sivas’a gidebilmek için çekilen zorlukları anlatmak gerçekten güç. Padişah’ın ve yalakaları Şeyhülislam ile Sadrazam’ın Kongre’nin dağıtılması, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ölüm fermanı gibi hainlikleri dışında İngiliz’lerden para alarak kurdukları bir de ordu vardır. Milli mücadeleye katılmak isteyenleri yok etmek üzere İngiliz sermayesi, İngiliz silahları ve İngilizlerin liderliğinde kurulmuş bir ordu!

Bu ordu’nun fikir babası ise Sadrazam Damat Ferit’tir.

 

Hiç Ankara’dan İstanbul’a trenle gittiniz mi?

O ıssız bozkırı, dağları yamaçları tepeleri geçerken ben hep ayaklarında çarıkla, aç, susuz, uykusuz tam 10 günde düşman askerini kovalayarak suya döken askerimizi düşünürüm.

 

İşte Tıbbiye 3. Sınıf öğrencisi Hikmet’in de seyahati buna benzer bir seyahat olmuştu. Kah yürüyerek, kah yaylı arabada, aç, susuz, ağaç kovuklarında uyuyarak ulaşmıştı Sivas’a.

 

Yine de çok mutluydu. Kendileri gibi düşünen diğer vatanseverlerle buluşacak ve Sarı Paşa’yı görecekti. Düşünürken bile dizlerinin bağı çözülüyordu.

 

Ne var ki bir şaşkınlık da burada yaşayacaktı. Mustafa Kemal’in tüm söylemlerine karşın kimi korkudan, kimi de Padişah etkisinden kurtulamamış cahillerin ve bazı hainlerin özgürlük mücadelesinin bir hayal olduğu, en iyi çözümün İngiliz ya da Amerikan mandasını kabul etmek olduğu şeklindeki konuşmaları hayret, öfke ve şaşkınlıkla izlemekteydi. Açik yürekli olarak Mustafa Kemal’in haklı olduğunü yanında outran arkadaşları bile savunmuyordu.

 

1919 senesinin 9. Eylül günüdür. Mandacılık için lehte yapılan birkaç konuşma sonrası elini kaldırıp söz ister.

 

Genç Hikmet bugün ders kitaplarında okutulması gereken şu tarihi konuşmayı yapar.

 

« Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz).

 

Salonda önce bir sessizlik olur. Kimdir bu genç?

Sonra da bir alkış tufanı.

Bu konuşma kongreyi ciddi şekilde etkilemiştir. Mustafa Kemal Paşa önce o çakmak gözlerini kongre üzerinde gezdirir sonra konuşur.

 

« Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır,’”

Paşa daha sonra genç delikanlı Hikmet Bey’e döner ve “Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM! »

 

Paşa’nın bu sözlerinden sonra Hikmet Bey yerinden fırlayarak: “Var ol Paşam!..” der ve heyecanla gidip Paşa’nın ellerinden öper.

Genç öğrenciyi alnından öpen Atatürk çeşitli zamanlarda milli konularda tıp öğrencilerinin ne denli önemli bir rol oynadıklarını, onları daima “ilerici ve devrimci fikirlere alemdarlık eden” şeklinde tanımladığı görülmüştür.

 

Seneler sonra Atatürk onu milletvekili yapmak istediğinde o Anadolu’nun ücra köşelerinde hastalara bakmakla meşguldür.

 

Tıbbiyeli Hikmet TBMM kurulunca arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte eğitimini yarıda bırakarak Ankara’ya gitti. İki arkadaş, Cebeci’deki Asker Hastanesinde İbrahim Tali Bey’in başkanlığında tifüse karşı aşı üretmek için çalıştılar. Hatta gönüllü olarak kobaylık yaptılar aşıyı önce kendilerinde denediler.

Sıhhiye subayı olarak Büyük Taarruz’a katılan Hikmet Bey, İzmir’e  giren ilk birlikte subay olarak görev almıştı.

 

Savaş yıllarından sonra İstanbul’a dönüp tıp eğitimini tamamlayan Tıbbiyeli Hikmet (1922) 1940’lı yıllarda gönüllü olarak “şark hizmeti”ne gitti; Sarıkamış’ta görev yaptı. Bu görev sırasında vereme yakalanan Hikmet Bey, İstanbul’da bir senatoryumda bir yıl kadar tedavi gördü fakat sağlığına kavuşamadı; 1945 yılında hayatını kaybetti.

 

14 Mart Tıp Bayramını kutlarken bizlere canları pahasına özgürlüğümüzü, onurumuzu hediye eden bu idealist kahramanları sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz

 

Özellikle gençlerin bilmedikleri, duymadıkları hatta bilinçli olarak unutturulmaya çalışılan gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

 

 

 

 

 

Tags:

Yazar Hakkında

Yazar, motivasyonel konuşmacı ve eğitim danışmanı olan Kaya Boztepe aynı zamanda Planet Green NY firmasının CEO’su, TED İstanbul Vakfı temsilcisi ve College Prep yönetim kurulu üyesidir.

One Comment

  1. Türküm doğruyum
    Posted on 7 Mayıs 2020 at 6:38 pm

    Bu yazıyı okuduktan sonra bu ülkeyi bize çok zor şartlarda bırakıldığını daha iyi anladım. Bundan sonra hey 15 li 15 li türküsünü dinlerken bütün bu yaşananları düşüneceğim. Şimdi günümüze baktığımda nerede O kahraman ruh diyorum. Ülkemin çok kötü yönetildiği günümüzde nerede O vatanını canı pahasına savunan ruh biz ne zaman yitirdik O ruhu

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir