X

Gerçek Zafer

Screen Shot 2017-10-02 at 5.43.13 PM

Sadece iki saat uyuyabilmişti.

14 günün yorgunluğu değildi ki yaşadığı.

Asırların yükünü taşıyordu sırtında.

Hangisi mucizeydi? Çanakkale mi? Anadolu’ya geçmek mi? Yoktan var olmak mı?

Soğuk su vurdu yüzüne. Savaşların en yoğun olduğu durumlarda bile yaptığını yaptı. Sinek kaydı traşını oldu.

Giyindi ve sessizce ön bahçeye çıktı.

Hafif serin Ege rüzgarını ciğerlerine çekerken aklında binbir soru ve hala üzerinden atamadığı acı hatıralar vardı. Bir kaç dakika sonra şehit olacaklarını bildikleri halde düşmanın üzerine bir panter gibi atlayan baba, oğul vardı aklında.

Kopmuş kol ve bacaklar, yanık et kokularına karışmış barut ve duman vardı aklında.

Birinci Dünya Savaşı’ndan beri tanıdığı ve hep güvendiği Miralay Reşad Bey vardı aklında. Hücuma kalkan orduların 57. Tümen Komutanı Miralay Reşad, söz verdiği gibi yarım saat içinde ağır makinalılarla desteklenmiş Çiğiltepe’yi ele geçiremeyince beylik tabancasını şakağına dayayıp tetiği çekmişti. Oysa 45 dakika sonra her iki mevzi de ele geçmişti. Bu şerefli askerin kendisine bıraktığı veda mesajını düşündü, gözleri buğulandı.

Yanmış evler, köyler, kadın, çoluk, çocuk camilere, ahırlara doldurulup yakılmış insanlar, ya da kimbilir, belki de Uşak’tan geçerken “Basrim nerede?” diye evladı Yüzbaşı Basri Bey’i arayan gözlü yaşlı anne ile ona evladının şehit olduğu haberi veremeyen Teğmen Şevket’in sararıp, sendeleyip, “arkadaki alayda ana” dedikten sonra gözyaşlarını saklayarak oradan uzaklaşması vardı aklında.

Sadece son derece kuvvetli bir şekilde konuşlandırılmış bir düşmana karşı değildi ki mücadele. Padişah’ın ona karşı hazırlattığı masrafları İngilizler tarafından karşılanan ordular, Şeyhülislam’ın idam fetvası, onu Meclis dışında bırakmaya çalışan, Başkomutanlığı bile Meclis kararıyla ona verirken “nasıl olsa yeniliriz, sorumlu olarak Mustafa Kemal’den kurtuluruz” diye düşünen hainlere karşı bir mücadele vardı. En yakın arkadaşlarının arasında bile “aman ha, biz halife efendimizin ekmeğini yedik” diyenler çoğunluktaydı.

Ancak bütün yokluk ve olumsuzluklara rağmen bir imkansızı gerçekleştirerek 14 gün içinde hemen hemen yok edilen 250.000 kişilik bir ordu ve katedilen 400 küsur kilometre vardı.

Herkesi şok eden inanılmaz bir zafer.

O zafer sarhoşu değildi.

Onun kafasında boğazlar ve bölgeyi iki tugay, 50 top, 36 uçak ve 16 savaş gemisiyle elde tutan İngilizler ile gelecek olan takviyeler vardı. İstanbul’da, Güney ve Güneydoğu’da İtalyanlar, Fransızlar, Trakya’da Yunan vardı.

Screen Shot 2017-09-03 at 5.31.51 PM

Sabah kahvesini yudumladı ve “haydi çocuk, gidiyoruz” dedi.

Vilayete geldiğinde herkesin yüzü gülüyordu. Nurettin Paşa “Bence derhal Çanakkale ve İstanbul üzerine yürüyerek İngilizleri de defedelim” dedi. Oysa Çakmak gözlü Sarı Paşa konuyu daha önce İsmet Paşa’yla konuşmuştu. “Zafer kazanmış ordularımızı durdurmamız mümkün değil” mesajını verirken kolorduların tugaylara, bölüklere karışmış durumundan haberdar, ordunun nefeslenmiş olması gereğini biliyordu.

İsmet Paşa, Nurettin Paşa’nın kolundan tuttu:

“Ben size bir şey söyleyeyim mi? Osmanlı İmparatorluğunu da Enver Paşa’nın buna benzer hesapsız ve aceleci niyetleri yıktı. Zafer sırça kadehe benzer. Ancak dikkatlice kullanılırsa işe yarar. Yoksa kırılır ve bir daha eski haline getirilemez”.

Çakmak gözlü kendinden emin “Çanakkale’ye yürüyeceğiz” dedi. “..ama savaşmak için değil, müttefikleri ve özellikle de İngilizleri, istediğimiz gibi bir anlaşmaya zorlamak için. Eğer onlar savaşmayı göze alırlarsa ilk ateşi onlar açsın. O zaman savaşırız”.

Bu bir sinir harbi olacaktı ve sinirleri sağlam olan ayakta kalacaktı. Sarı Paşa daha Samsun’a gitmeden önce İngiliz halkının artık savaşlardan bunaldığını, maddi ve manevi olarak yıprandıklarını düşünüyordu. “Bunlar” dedi, “bir kaç hafta sonra anlaşmak isteyeceklerdir”. Bu konuşmalardan sonra Fevzi Paşa doğruldu ve Büyük Taaruz öncesi fazlaca tedbirli, temkinli ve çekingen halleriyle arkadaşlarının sinirlerini bozan eski hocalarını kastederek “bu görevi Yakup Şevki Paşa idare etsin” dedi. Hepsi gülüştüler. Çakmak gözlü “çok iyi olur” dedi, “tam onun titizliğine uygun bir iş”.

Nitekim General Pelle Paşa’yı ziyarete geldiğinde “ordularını Çanakkale ve İstanbul’daki tarafsız bölgeler ile Trakya’ya göndermemesini, ilerleyişin barış anlaşması yapılana kadar durdurulmasını istediğinde Çakmak gözlü’nün cevabı net ve kesindir. “Muzaffer ordularımı nasıl durdurabilirim ki? Tarafsız bölge filan tanımıyoruz. Savaşın bitmesini istiyorsanız bir an önce anlaşma imzalanmalıdır”.

General bir emir almışcasına biraz tedirgin, biraz da telaşlı bir şekilde ayrıldıktan sonra Paşa etrafındakilere döner:

“Muzaffer ordular! Bunlar o kadar dağıldılar ki, toplamaya kalkışsam kimbilir kaç hafta sürer”!

İzmir’e gelmenin en güzel yanlarından biri biraz kahve ve şekere kavuşmak olmalıydı. Tam keyif içinde bir kahve söyleyecekken İngiliz Donanma Komutanı’nın geldiği ve görüşmek istediğini haber verdiler.

“Gelsin” dedi Paşa.

Küçük hatta orta büyüklükte ki dağları ben yarattım havalarında bir Amiral girdi içeri. Kral koltuğuna oturur gibi koca kibiriyle beraber oturdu.

Paşa misafirperverlik gösterdi, hal hatır etmek istedi ama Amiral hemen konuya girerek kendi vatandaşları ile azınlıkların durumlarını sordu. Paşa’da suç işlemeyenlerin İzmir’de kendisi kadar güvende olacaklarını, suç işleyenlerin de adaletin huzuruna çıkacaklarını söyledi.

Amiral sinirli bir havada, bir sömürge valisine hesap sorarcasına konuşmaya başlayınca Mustafa Kemal Paşa, Amiral’in sözünü bıçak gibi kesti. “Şu efendi devlet rolünü bir kenara koyunuz amiral, milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem, bunlar memleketimin iç işleridir; kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem. İngiltere hükümeti’nin tebaasını her yerde koruma hakkı, devletler hukukunun teminatı altındadır. Arkaladığınız Yunan ordusu’nun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız! Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de.

Donanmanızın en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum”!

Oturduğu koltukta gittikçe küçülen, herkesin karşısında el pençe divan durmasına alışık olan İngiliz Amiral şaşkınlık içindeydi. Hayret içinde “siz İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz” diye sordu.

Çakmak gözlü’nün gözlerinde şimşekler çakmaktaydı. “Savaş açmak mı, siz yoksa Sevr Antlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık. Karşımda oturuşunuzu, sizi konuk saymama borçlusunuz! Bizim gözümüzde barış antlaşması yapmamış iki devletiz. Savaş hukuku yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal kara sularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum”!

Süklüm püklüm odayı terkeden Amiral’ın ardından odada bir ölüm sessizliği vardır.

31593

Akşam otururken Paşa ev sahibi hanıma “Siz Fransızca yazar mısınız” diye sorar. Evet cevabını alınca da “24 saat içinde İzmir limanından çıkıp gitmesi için filo kumandanına bir ultimatom yazacağız” der.

Herkesi bir korku alır. Böyle bir cüret!

Acaba ne olacak tedirginliği yaşanırken, verilen zaman bittiğinde, herkes sevinç içinde İngiliz ve Fransız donanmalarının limandan ayrılmalarını izlemektedir.

Mustafa Kemal Paşa bakmaz bile.

O çoktan daha sonra yapacağı hamlelerin hazırlığı içindedir.

Ne demişti Yaveri Cevat Abbas’a?

“Geldikleri gibi giderler”.

Bunlar yaşanırken Churcill huysuz bir şekilde “Türkler adımlarını Avrupa’ya atmadan onları barış masasına oturtmak zorundayız, Çanakkale o kadar askerle savunulmaz, Biritanya Birliği dahil bütün devletlerden asker isteyelim” der. Lloyd George da bir hevesle çalışmalara başlar ancak sonu hüsrandır. Bütün Dünya Türklerin zaferini konuşmaktadır. İtalya ve Fransa birliklerini çekerler. Kanada ve Avusturalya bir daha Çanakkale ismini duymak bile istemez. Güney Afrika çağrıya cevap bile vermez. Daily Mail gazetesinde Tawsend’in bir makalesi yayımlanır.

“Başbakan Lloyd George ve arkadaşları, Türk gururunun ne anlama geldiğini anlamadılar. Anlasalardı İngiltere bu gurur kırıcı duruma düşmezdi”.

mutarekeevi11ekim1922           10-11ekim

Sarı Paşa’nın dediği olmuştu yine.

Mudanya’da toplu fotoğraf çekilirken General Harrington İsmet Paşa’ya “istediğiniz gibi bir anlaşma yaparak sanıyorum ki dostluğunuzu hak ettik General” dedi.

İnönü’nün cevabı ise “Barış görüşmelerinde de aynı anlayışın sürmesini dilerim” şeklinde oldu. Doğu Trakya’yı da almıştık. General Chappy ve General Mombelli Harrington ve İsmet Paşa’nın yanına gelip kameralara poz verirken İsmet Paşa’nın aklı tamamen başka bir yerdeydi. Huzursuzdu, belli ki bir yerlerden bir haber bekliyordu.

Neydi Paşa’nın aklında olan?

Muzaffer orduların cengaver yiğitlerinden bir tören kıtası oluşturulacak ve misafirleri bu kıta uğurlayacaktı. Ancak muzaffer orduda bir örnek, temiz, barut ve kan kokmayan üniforma ile askerin ayağına giyecek bir örnek botları yoktu!

Bir subay yaklaşarak İnönü’nün kulağına eğildi, “tören kıtamız hazır Paşam” dedi. Demek kıyafet işi hallolmuştu.

İnönü rahat bir “oh” çekti.

İste tam bu sıralarda son Sadrazam Tevfik Paşa bilgi vermek için alelacele saraya koştu, Vahdettin’in huzuruna çıktı ve “Savaş sona erdi, mütareke imzalandı” dedi.

Vahdettin kafasını kaldırıp camdan dışarı baktı. Hiç bir şey söylemedi. Acaba sona eren sadece bir savaş mıydı. Yavaşca ayağa kalktı, hiç bir şey söylemeden ağır adımlarla salonu terk etti.

Aradan az bir zaman geçmişti.

Sarı Paşa Bursa’daydı.

Bursa Şark Tiyatrosu salonu İstanbul’dan gelen kadın ve erkek öğretmenlerle doluydu. Kadınların çoğu eşarplı, erkekler kalpaklı, ön sıralarda ise Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Yakup Şevket Paşa, Kazım Karabekir Paşa ve bazi yaşlı öğretmenler oturuyordu.

Bir an salondaki sesler bir bıçak gibi kesildi. Sivil kıyafetlerini giymiş Çakmak gözlü Sarı Paşa, ne hızlı ne de yavaş ama kendinden emin ve insana güven veren adımlarla sahneye çıktı.

Ortalık yıkılıyordu. Ağlayanlar, gülenler, “yaşa, varol” sesleri birbirine girmişti.

Elini havaya kaldırınca büyülenmiş olan herkes bir anda susuverdi.

“Öğretmen hanımlar, öğretmen beyler, Bugün çok güzel bir gün. İstanbul’dan kalkıp buraya geldiğiniz için güzel. Hepinizi kendim ve silah arkadaşlarım adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Barış görüşmeleri için bugün Lozan’a davet edildik”.

Salondan tekrar bir alkış yükselirken devam etti, “Refet Paşa ve küçük bir birliğimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve onun gazi ordusunu temsilen İstanbul’dadır”.

Salon alkıştan yıkılıyordu. Kadın, erkek herkes ağlıyordu.

“Llyod George Başbakanlıktan istifa etti”. İmkansız gibi olsa da alkış sesleri daha da yükseldi.

Tekrar elini hafifçe yukarı doğru kaldırdı ve salondakilere baktı.

Herkes emir almışcasına sustu.

İnsanlar adeta büyülenmişti. Yere iğne düşse duyulurdu.

“Hanımlar, beyler” dedi, “buralara kolay gelmedik”.

“Bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Kurtuluşa ancak uygar, çağdaş, bilime, fenne ve insanlığa saygılı, özgürlüğün değerini ve şerefini bilen, hurafelerden arınmış, aklı ve vicdanı hür bir toplum olduğumuz zaman ulaşabiliriz.

Öğretmenler,

Ordularımızın kazandığı zafer sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacaksınız, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz”.

İşte bu Cumhuriyet böyle kuruldu!

 

 

 

Tags:

Yazar Hakkında

Yazar, motivasyonel konuşmacı ve eğitim danışmanı olan Kaya Boztepe aynı zamanda Planet Green NY firmasının CEO’su, TED İstanbul Vakfı temsilcisi ve College Prep yönetim kurulu üyesidir.

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir