X

Atatürk Mucizesi

“Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki Ay’dan bile bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin tahakkuku için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor.

Bize düşen görevse Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.”

Altına da şu not düşülmüş:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün Eskişehir’deki konuşması, 1936.

Screen Shot 2020-04-12 at 1.12.20 PM

Şubat ayı sayımızda Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü olduğuna yer vermiştik. Değerli okurlarımızdan gelen güzel mesajları görünce çok mutlu oldum. Bazen soruyorlar senelerdir Atatürk hikayeleri anlatıyorsunuz, bu konuları nasıl buluyorsunuz diye.

Hangi birini anlatsak?

Her bir hikayesi inceleme konusu, her biri önemli bir ders niteliğinde. Gerek bir Osmanlı subayı olarak, gerek İstiklal mücadelemizde askeri alanda gösterdiği mucizevi başarıların hepsi bir ders konusu ancak Atatürk sadece askeri alanda başarılı olsa sadece “çok iyi bir komutan” olarak tarihe geçerdi. Oysa o Avrupa’nın 300 yılda binlerce düşünür, filozof, sanatkar ve ilim adamlarının yaptığını 10 seneye sığdırarak tek başına yapmıştı. Türklerin rönesans tasarımcısı yiyecek ekmeği, at nalına çakacak çivisi olmayan, hala her yanından dumanlar çıkan, yanmış yıkılmış, sefalet içindeki ülkeyi 10 sene içinde, dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri konumuna getirmişti.

Screen Shot 2020-04-12 at 12.58.13 PM

Yurt dışına öğrenciler gidiyor, yurt dışından işinin ehli insanlar getiriliyordu.

O zamanların fotoğraflarına bakın, herkes gülümsüyor. İnsanlar umut dolu bir şekilde durmadan, dinmeden çalışıyordu.

Anadolu Medeniyetleri müzesini açtığında Kurtuluş savaşı devam ediyordu. Aynı sene, 1921’de Uluslararası Olimpiyat Komitesine resmi başvuruda bulunmuştu. Polatlı’dan top sesleri duyulurken, meclis Konya, Kayseri ya da Sivas’a taşınsın mı tartışmaları yapılırken o kadınlı erkekli öğretmenleri toplayıp kurultayda konuşma yapıyordu. Şu an durum tehlikeli acaba bunu başka bir zaman mı yapsak diyenlere “cehaletle savaşmak, düşmanla savaşmaktan daha kolay değildir, irfan orduları kuracağız” şeklinde cevap veriyordu.

Spor Bayramı ilan eden, sporu ders olarak eğitim programına dahil eden başka bir lider yoktu.

Güreş en sevdiği spordu.

Yunan işgalinden kurtulur kurtulmaz ilk iş Kırkpınar güreşlerini başlattı. Askerleri güreştirir, keyifle izlerdi. Türkleri at sevgisi ve atçılığı geliştirmek için Gazi koşularını başlattı.

Hayvanları ve doğayı çok severdi.

Ot bitmez bozkırın ortasında çiftlik kurdu. Savaşın en şiddetli zamanlarında meclis kürsüsünden orman ve doğanın önemine değindiği konuşmaları vardır. Ülkenin en sıkıntılı zamanlarında kooperatifler kurup, çiftçiyi, köylüyü örgütleyip, şahsi parasını da bu yolda harcayarak atılımlar yapmış, ülke narenciye satarak büyük gelirlere ulaşmıştı. Türkiye 1930’lu yıllarda kendi araç ve uçağını üreten dünyadaki çok nadir ülkelerden biri olmuştu.

Halk adamı, halkının adamıydı.

Screen Shot 2020-04-12 at 12.58.22 PM

Çankaya ya da Florya’da panik hiç bitmezdi. Çünkü ortadan kayboluverirdi. Bir gün yine Çankaya’da kimse Atatürk’ü bulamıyordu. Herkes bir telaş onu arıyor, bir koşuşturmadır gidiyordu. En sonunda yol çalışması yapan işçilerin arasında gördüler. Bağdaş kurup oturmuş işçilerle konuşuyor, şakalaşıyor soğan ekmek yiyordu. Dönerken yavere seslendi “çocuk, biraz kurufasulye pilavımız olacaktı, işçilerin yemeğinden yedik, onlara yemek götürün”.

Florya’da kaybolurdu, bir bakarsınız pantalonun paçaları sıvanmış, çoraplar fora, yalınayak balıkçılarla oturmuş çay içiyor.

Screen Shot 2020-04-12 at 12.58.31 PM

Kürek çekmeyi severdi. Yüzmeyi de. Gençler hemen koşar gelirdi yanına. Ne koruma orduları vardı, ne de dur, yassak diyen. Halkın sevgilisi, Sarı Paşa’sı, Çakmak gözlüsüydü.

Protokol’ü çok iyi bilir ama sevmezdi. Hatta Protokol müdürü Safveti Ziya Bey bazen yabancı gelenekleri fazlaca abartarak, biraz da böbürlenerek anlatınca çaktırmadan dalgasını da geçerdi. Bir seferinde Safveti Ziya Bey yine yabancıların alışkanlıklarını iltifat dozunu biraz kaçırarak anlatınca yemek sırasında tabağa bir incir koyup “anlatınız Safveti Ziya Bey protokol kurallarına göre bu inciri nasıl yememiz gerekir” diye sormuştu. Safveti Ziya Bey tek gözünde o zamanların modası olan gözlüğünü sonrada papyonunu düzeltip elini sürmeden çatal, bıçakla incirin nasıl yenmesi gerektiğini büyük bir dikkatle anlatırken sofrada oturanlar gülmemek için dillerini ısırıyor, gözyaşlarına hakim olmaya çalışıyorlardı.

Bir bakarsınız tranwayda ikinci mevkii bileti almış tek başına gidiyor. Bir bakarsınız tek başına Vefa’da boza içiyor, orada olan halka boza ısmarlıyor, çocuklarla konuşuyor.Adalet, doğruluk ve mütevazılıktan hiç ayrılmayan Atatürk’ün en güzel hikayelerinden biridir. Sabahın erken saatlerinde hiç kimseye haber vermeden kaçar Dolmabahçe’den. Topkapı müzesine gider. Sabah saat henüz çok erkendir, müze kapalıdır. O kendisini kapıcıya tanıtır, müzeyi gezmek istediğini söyler. Kapıcı şüphelenir. Koskoca Atatürk sabahın köründe kalkıp taksiden inip yürüyerek buraya gelecek, yanında hiç asker yok, polis yok, yaver yok, müzeyi gezecek.

“Vallaha Atatürk değil kim olsan müze kapalı saat 9’a kadar bekleyecen” der.

Pek güzel de, Atatürk ne yapar bilir misiniz?

Gülümser, doğru sen de haklısın der, bir kenara çekilip saat’in 9 olmasını bekler.

Diktaya, tek adamcılığa karşıdır.

Onun Başkan olmasını isterler. Oysa Atatürk daha düzenli orduyu bile kurmadan önce kongre toplamış, meclis istemiştir. Başkan olmasını isteyenlere cevap verir. “Ben anlamam devlet işlerinden, benim bildiğim dış politikadır, askerliktir. Devlette bir yığın bakanlık var, herkes haddini bilmeli, ben onlara bırakıyorum, onların işine karışmam asla”. Hitler ve Mussolini’yi örnek vererek, “böyle sistem olmaz, işte başkanlık sistemi budur!” der.

Devamını da getirelim.

“Türkiye Millet Meclisi’nde bana ne kadar karşı koyan olursa olsun o Meclis Büyük Türk Milleti’nin temsilcisi olduğu sürece bana lazımdır. Ben, milletimin adamıyım. Onun sağduyusu dışında hareket eden adam haline asla gelemem!” Buyurun. “Ben isteseydim derhal askeri bir diktatörlük kurar ve memleketi öyle yönetmeye kalkardım. Fakat istedim ki, o millet çağdaş bir devlet kursun ve ben onu yaptım. Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım.”

KALPLERİ KAZANMAK ÖNEMLİ

“Benim kuvvetimin olduğunu söylüyorlar. Evet, bu doğrudur. Benim arzu edip de yapamayacağım hiçbir şey yoktur. Çünkü zoraki ve insafsızca hareket etmeyi bilmem. Bence diktatör diğerlerine kendi iradesini zorla kabul ettiren insandır. Ben kalpleri kırarak değil kalpleri kazanarak devleti yönetmek isterim.”

Sarayları, şatafatı, israfı sevmezdi. Halkıyla beraber olmak en büyük hasretiydi. Ne bir saray yaptırdı, ne de mütevazı hayatından ödün verdi.

Sordukları zaman cevap verdi.

“Devlet başkanı olarak İstanbul’a geldiğim zaman Dolmabahçe denen soğuk yerde otururum. Ben burada milletimin bir ferdi, bir konuğu olarak bulunmak isterim”.

Screen Shot 2020-04-12 at 12.58.47 PM

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı, elindeki imkânlarının hepsini halkı için kullanmıştı.

Köşk’teki görevli personelin yemeleri içmeleri dahil tüm giderlerini kendi maaşından karşılardı.

Köşk’ün diğer tüm masrafları yine Atatürk’ün kendi maaşından karşılanırdı. Bazen gün olur yüzlerce ziyaretçi gelirdi. Bütün misafirlerin sabah, öğle, akşam yemekleri veya karşılamayla ilgili ne kadar masraf varsa bizzat Atatürk tarafından karşılanırdı. Bu konuya özellikle dikkat eder, herkesi tembihlerdi. Aynı şekilde tüm şahsi ve misafirlerinin seyahat masraflarını da kendisi karşılardı. Devletin parası devlette kalırdı.

Screen Shot 2020-04-12 at 12.58.53 PM

Atatürk rahmetli olana kadar onun bu ağır masraflarının takibi yapan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anılarında bu konulara çok yer vermiş hatta şöyle söylemiştir. “Hele İstanbul’da bulunduğumuz aylarda, elimize geçen maaş ve tahsisatı masrafları karşılamaz olurdu, borçlanırdık ve sıkıntıya düşerdik. Böyle durumları kendilerine izah etmeye çalıştığım zaman, sözümü keser, gülümseyerek, ‘Peki peki, Ankara’da kendimizi biraz sıkar, açığı kapatmaya çalışırız’ der geçerdi.

Bir mucizeydi o.

Çok özlediğimiz, hala hayret ve hayranlıkla izlediğimiz bir mucize.

Tags:

Yazar Hakkında

Yazar, motivasyonel konuşmacı ve eğitim danışmanı olan Kaya Boztepe aynı zamanda Planet Green NY firmasının CEO’su, TED İstanbul Vakfı temsilcisi ve College Prep yönetim kurulu üyesidir.

Yorumunuzu Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir